Kayıt Ol
Şifremi Unuttum
Fark ettin mi bilmiyorum ama insanın değişim motivasyonu çoğu zaman kendisi olmuyor. Yıllardır “kilo vermeliyim” diye düşünmeyen biri, hayatına biri girdiğinde bir anda beslenmesini değiştiriyor. Normalde evini toplamayı hiç dert etmeyen biri, eşi gelecek diye saatlerce evi düzenliyor. Sabahları kahvaltı yapmayan biri, ev arkadaşıyla yaşayınca bir bakıyorsun sofralar kuruluyor, rutinler oluşuyor. Dışarıdan bakınca “ne güzel, değişmiş” diyoruz. Ama içten içe çok tanıdık bir sızı bırakıyor bu durum.
Çünkü mesele gerçekten değişmek istemek mi, yoksa bir başkasının varlığıyla kendimizi daha “yapmaya değer” hissetmek mi, orası biraz karışık.
Kendimizleyken ertelediğimiz şeyleri, başkası için hemen yapabiliyoruz. Kendimize göstermediğimiz özeni, sevgiyi, disiplini bir başkası söz konusu olunca hiç zorlanmadan devreye alıyoruz. Sanki yalnızken dağınık olmamız normal, bakımsız kalmamız kabul edilebilir, ihmal edilmemiz olağan… Ama biri bizi görecekse, sevecekse, yanımızda olacaksa bir anda toparlanıyoruz. Aslında değişen biz değiliz; değişen, kendimize biçtiğimiz değer.
Bu çok sert bir cümle ama gerçek: Kendimizleyken kendimizi yeterince sevmiyoruz. Ya da en azından “emek vermeye değecek kadar” sevmiyoruz. Kendimiz için sağlıklı beslenmek zor geliyor ama biri için daha fit görünmek uğruna her şeyi yapabiliyoruz. Kendimiz için düzen kurmak anlamsız ama bir başkası rahatsız olmasın diye evimizi pırıl pırıl yapabiliyoruz. Kendimiz için rutin oluşturmak gereksiz ama başkasıyla paylaşılan bir hayat varsa bir anda düzenli biri oluveriyoruz.
Sorun şu ki bu değişimler çok kırılgan. Çünkü kaynağı içimiz değil, dışarısı. O ilişki bittiğinde, o kişi hayatımızdan çıktığında ya da o faktör ortadan kalktığında, yaptığımız her şey yavaş yavaş sönüyor. Diyet bozuluyor, ev eski haline dönüyor, kahvaltılar atlanıyor. Sonra da “demek ki ben zaten böyleyim” deyip kendimize daha da yükleniyoruz. Oysa mesele tembellik ya da istikrarsızlık değil; mesele motivasyonun yanlış yerden beslenmesi.
Kendini sevmek, klişe bir cümle gibi geliyor bazen ama çok somut bir karşılığı var aslında. Kendini sevmek; biri görmese de özen göstermek, biri takdir etmese de kendin için adım atmak, alkış gelmese bile kendini yarı yolda bırakmamak demek. Kendini sevmek, “ben buna değerim” duygusunu başkasının varlığına bağlamamak demek.
Başkaları için değişmek kötü bir şey değil elbette. İnsan ilişkiler içinde dönüşür, uyum sağlar, gelişir. Ama eğer hayatımızdaki tüm iyi alışkanlıklar bir başkasının varlığına bağlıysa, orada çok yorucu bir boşluk oluşuyor. Çünkü o zaman kendimizle baş başa kaldığımızda elimizde tutacak bir şey kalmıyor.
Asıl sürdürülebilir olan değişim, kimse yokken de devam edebilen değişim. Kimse görmezken de yapılan kahvaltı, kimse gelmeyecek diye de toplanan ev, kimse için değil sadece kendin iyi hisset diye atılan adımlar… Bunlar sessiz ama çok güçlü dönüşümler.
Belki de kendimize sormamız gereken soru şu: “Ben biri olmasam da, biri beni izlemese de, yine de kendim için bunu yapar mıydım?” Eğer cevap hayırsa, orada suçluluk değil şefkat lazım. Çünkü çoğumuz kendimizle kurmayı hiç öğrenemediğimiz bir ilişkiyi yaşıyoruz.
Ve evet, kendimizi sevmediğimiz sürece attığımız adımlar er ya da geç tükeniyor. Ama kendimizi sevmeyi, en az başkalarını önemsediğimiz kadar ciddiye aldığımızda; değişim artık geçici bir çaba değil, doğal bir hal olmaya başlıyor.